top of page

Yusuf Atılgan'la Bir Gün

  • Yazarın fotoğrafı: Spil'in Çocukları
    Spil'in Çocukları
  • 3 gün önce
  • 3 dakikada okunur

ÖMER'İN (Kavur) kullandığı arabada, o otelin filmde bir başrol kadar yaşaması gerektiğini konuşuyoruz. Tasarladığım gözlemi yapabilmek için, gittikçe artan heyecanımı bastırmam gerektiğini biliyorum. Karnımdaki anlamsız, neredeyse bulantıya varan boşluk, heyecanımın fiziksel kanıtı olarak beynimi uyarıyor.

Anayurt Oteli film afişi
Anayurt Oteli film afişi

Bu ilk değil. Oynayacağım rollerin yazarlarıyla çok karşılaştım. Bu ilk. Rolün kendisiyle karşılaşacakmışım duygusunu ilk kez yaşıyorum. Bu cins bir metnin yalnız arkasında olamaz yazar. Önemli bir miktarda da içinde olmalı. Böyle düşünmek işime geliyor.

Eve doğru yürürken beni tehdit eden boşluğu okşuyorum. Bu bulantıyı iki adım ötede yenmeliyim. İki adım sonra seyircinin karşısında olacağım.

İzleyiciyi uyaran zili duyduğumda, Ömer'in yanında, karnıma dokunarak kendi çevremde dönüyorum. Kendine gel. Gözlemci olan sensin. Şu yokolası seyredilme kuşkusundan silkin. Aldığım derin nefesle kapı aralanıyor. Bizi içeri buyur eden ama bana orada değilmişim gibi davranan adam, bizimle değil de o an'da yaratıp mekânın orasına burasına yerleştirdiği nesnelerle konuşuyor. Hemen anlaşılıyor bu tavrın kendini yok etmeye yönelik olduğu. Mütevazı değil, kendiliğinden. İster istemez bir üstünlük duygusu edineceğiz. Ama nerde? Engelleyemediğim bir utanç yürüyor elime ayağıma. İyi ki tanıdık olmayan bir mekân var. İçimde tedirginliğe dönüşen boşluk, gözlerimden çevreme yayılıyor.

Bir yere oturtulana kadar, en iyi bildiğim şey, terlikleri. Aklıma yazıyorum:

“Bu adam evinde değil... Bu adam evinde kimseyi istemiyor.”

Onu bana bakarken yakalıyorum. O da beni aynı günah işlerken yakalamış gibi. Ne var ki o, avını kollamaktan hemen vazgeçiyor. Seziyorum. Bu vazgeçişte beni biraz sonra ele geçirme oyunu var. Bir oyuncu olduğumu ve aynı şeyi benim de yapacağımı biliyor üstelik. Biraz oynarsa beni oyuna çekeceğini, metnine yaraşıp yaraşmadığımı ne kadar oynarsam o kadar tartabileceğini de. Ben uydurmuyorum; sesiyle tavır arasındaki aykırılık söylüyor bunları. İyi. Ben buraya oyunun kurallarını koymaya gelmemiştim ki. Kurban olmayı seçiyorum. Bırakıyorum kendi kendince avlasın. Aklıma yazıyorum:

“Kurban rolü sana verildi... Dahası kurban olmayı sen kabullendin...”

İlk çaylar içildi. Önce küçük pençe darbeleriyle yüzümü değiştirmeye çalışıyorlar.

“Önemli olan,” diyorum.

“Bir kurbanın yüzü değil, kanıdır önemli olan.”

Kan yüzünden akmalı, diyor.

Bu pençe darbeleriyle artık çirkinleşen yüzünden korkuyorum. Yüzüme yansıtabileceğim o kadar çirkinlik bulaşabilecek miyim içimde? Güzellikten hiç söz edilmiyor. Güzellik hiç anılmayan gizli bir çelişki sanki. Yazıyorum:

“Kendi kendine konuşuyorsun. İyi. Bir oyuncu için bundan iyisi yok ki.”

Daha sonra, sözcükler, metin parçaları. Bir yazarın kendi sayıklamalarını anımsadığı gibi. Çene darbeleri. Kendi kayasındaki fazlalıkları ayıklayan bir yontucu bu beni parçalayan. Ve ben, aynada, alıştığım biçimde, kendimi arıyorum.

O yine çay koymaya giderken büyü dağılıyor. Ayna sandığım büyü. Bu adam terliklerini nasıl da güçlükle taşıyor. Topukları, ayrık dikenleri ezmek istercesine kendi çevresinde dönüyor her adımda. Bir yere yerleşmeden önce, eğitilmemiş bir yabancı gibi, çevresindeki otları ezerek döndüğünü benden önce ayırdeden oldu mu acaba? Bu belki de, giderek kendi içine dönmenin bir yolu.

Çay gelene kadar yazıyorum:

“GEREKSİNİM. Bir insana her şeyi yaptırabilecek şey, gereksinimdir.”

Bilmediğim bir şey değildi bu ama inanıyorum ve altını çiziyorum. Hiç olmayan bir kadın beklenebilir. Olmayanın sonu yoktur. Bekleyenin sorunudur bu. Olanın. Gelmek ya da gelmemek değildir önemli olan, gelmeyi düşlemektir. Gelmeyi gereksinim haline getirmektir. Değil de, neden olmasın, sanı da olabilir. İletişimsizlik değil, iletişim gereksinimi. Birileri olmadığı zaman mı kendi kendine kalınır, yoksa kendi kendine kalındığında mı birileri yoktur? İkisi de aynı kapıya çıkar. Zaten ikisi yoktur ki. Kapı da yoktur. Olmak ya da olmamak, kapısızdır. Olmak eşit olmamaktır. Tersi de bir. Tersi yüzü yoktur ki. İletişim gereksinimiyle tersin yüze çevrilmesi vardır yalnızca.

“Çok sonraları ‘Ah.’ diyeceğim kendi kendime. ‘Zebercet'in bir sanatçı olduğunu nasıl da atladım ben?’”

Çaya eğilir gibi, boynumu büküp kendime bakıyorum. Hiçbir yerim kanamıyor. O, bıyık altından gülümsüyor pençelerini yalarken.

“Madem kurban olmayı kabullendin, öleceğini biliyorsun.”

“Ben maskelerimden birini kurban etmeyi düşünmüştüm.”

“Evet. Yüzünü de değiştirdim. Korkma. Bu senin gerçek ölümün olmayacak.”

Bir önceki gibi, ancak bir öncekinden çok daha uzak bir titreşimde, göz göze olduğumuzu ayırt ediyorum. O ve ben. Birbirimizin gözlerinden geçerek çok uzaklardaki birer odak noktasında oluşan bir hayale takılıyoruz. Bu iki odaklı aynada kimse kendine benzemiyor.

Aklıma yazıyorum:

“Herkesin Zebercet'i kendine. Herkesin kendi içinde taşıdığı bu taş, sanatın ilkel büyüsünde kullanılabilir belki ya da geçmişten geleceğe haber götüren bir falda.”

O, Ömer ve ben, üç kirpi gibi birbirimize bakıyoruz.


Yazı Yusuf Atılgan'a Armağan kitabında Macit Koper'in Yusuf Atılgan'la Bir Gün yazısından alınmıştır.

Yorumlar


bottom of page