Yusuf Atılgan ve Anayurt Oteli
- Spil'in Çocukları

- 3 gün önce
- 7 dakikada okunur
Bugünkü romancı her şeyden önce yaşanılan gerçeğin bölük pörçük bir gerçek olduğunu bilmektedir. Geçmiş yüzyıllardaki romancılara özgü toplu görüşlerin, yukarıdan bakışın, tepeden süzüşün (yâni yarı-tanrı, demiurgos oluşun) artık uygulanamayacağını da bilmektedir bugünkü romancı. Çağdaş bir romancıya düşen ilk iş, birtakım olguları (ya da ayrıntı olgularını) ve kişiden kişiye değişen, daha doğrusu, görece olan ayrıntı görüntülerini işlemektir, artık.

Y. Atılgan, gerek ilk romanı Aylak Adam'da, gerekse, ikinci romanı Anayurt Oteli'nde, bu açıdan, kimi yerde, çağdaş bir romancı çizgisini sürdürebilmiş ve ayrıntıların çağdaş yaşardaki önemini, gözlemlediği olgularla yansıtabilmiştir: Roman, çeşitli sahnelerin kopuk kopuk verilmesiyle canlanmaktadır. Ancak, ayrıntılar dünyasından oluşan bir eserin, yalnızca bu ayrıntıların sıralanmasıyla bir yapı oluşturabileceğini düşünmek romancıyı açmaza sürükleyebilir.
Gerçekten de, Anayurt Oteli, okuyucuya ilk izlenim olarak, bir öğeler yığını biçiminde görünür. Bunun nedeni de, kopuk kopuk ayrıntıların kimi yerde bir yığın halinde birikmesidir. Hiçbir ögeyi harcamak istememiştir Y. Atılgan. Ancak bu yığma merakı da gereksiz öğelerin bir araya gelerek romanın yapısını bozmuştur.
Y. Atılgan, romanında çeşitli çağdaş tekniklere başvururken geleneksel roman tekniğinden de kopmamış. Bilindiği gibi, geleneksel romanın baş temsilcisi Balzac, romanlarının hemen giriş bölümünde, olayın geçtiği yeri saptar, konunun sınırlarını az çok belirler, baş kişilerin adlarını verip karakterlerinin özetini yapar. (Sözgelimi, Goriot Baba'nın giriş bölümü.) Anayurt Oteli'nin ilk sayfası ve ilk satırları Y. Atılgan'ın da hemen hemen aynı tekniğe yöneldiğini göstermektedir. ("İstasyona yakın Anayurt Oteli'nin kâtibi Zebercet üç gün önce, perşembe gecesi, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının o gece kaldığı odaya girdi, kapıyı kilitledi, anahtarı cebine koydu.") Böylece yer, baş kişiler tespit edilmiş ve dolayısıyla tarihsel bir bakış açısına geçilmiştir. Her ne kadar, Y. Atılgan Zebercet'in karakterini ve kimliğini bütün roman içerisine serpiştirmişse de geleneksel bir giriş tipinden uzaklaşamamıştır.
Bu geleneksel tekniğe, bir diğer açıdan, Zebercet'in portre çiziminde de rastlıyoruz. Romanın 14. ve 15. sayfasında, Y. Atılgan, Zebercet'in portresini şöyle vermektedir: "Orta boylu denemez, kısa da değil.. Başı bedenine göre büyükçe, alnı geniş; saçları, kaşları, bıyığı kahverengi; yüzü kuru, biraz aşağıya çekik..."
Bu portrenin çizilişindeki öğelerin sıralanışına dikkat edecek olursak, Ortaçağ'da oluşan ve 17. yüzyıl La Rochefoucauld ile La Bruyère'de en kesin hatlarını bulan kısıtlayıcı retorik kuralların etkisini görürüz. Sözgelimi, La Rochefoucauld, Kendi Portresi'ni çizerken,³ önce genel, daha doğrusu toplam bir görünüş vermekte ("Orta boyluyum, iyi serpiştirilmiş mütenasip bir endamım vardır...") ve alından başlayarak kaş, göz, burun, ağız, dudak, diş ve gerdanın biçimlerini çizmektedir. Tam anlamıyla hümanist bir portre tekniği olan bu teknik, kısıtlayıcı Batı retoriğinin kurallarına sıkı sıkıya bağlıdır.
Bu aynı tekniği Zebercet'in fiziksel portresinde de görüyoruz. Y. Atılgan, Zebercet'in önce genel bir görünümünü vermekte ("Orta boylu denemez, kısa da değil"), sonra kilosunu söyleyip, zayıfladığını karın kaslarının gevşemeye başlamasıyle belirterek, hümanist portre çiziminde başlangıç noktası olan "Baş"a geçmekte ve sıralamayı şöyle yapmaktadır: Baş, alın, saç, göz, bıyık. Y. Atılgan, ortalıkçı kadının portresini çizerken de hemen hemen aynı sıralamayı yapmaktadır. Zebercet'in portresinde, daha sonra gövde yapısı bakımından uzuvların orantısız oluşları verilmekte ve bir geçişle kusurların nedeni anlatılmaktadır.
Anayurt Oteli'nde gördüğümüz bu hem geleneksel hem çağdaş tekniğin yanı sıra, Zebercet'in yaşamı da bu tür bir ikilik üstüne kuruludur. Başka bir deyişle, Y. Atılgan'ın teknikteki tutarsızlığı Zebercet'in yaşamına yansımıştır. Şöyle ki: Erken dünyaya gelmiştir Zebercet ("Yedi aylık doğmuş," s. 15), bir hayal gibi beklediği kadın ise Gecikmeli Ankara treniyle gelmiştir, otele kalmaya. Ve dünyaya Erken gelen Zebercet, Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının hülyasıyla Erken bir yaşta intihar eder. (Bk. s. 173; ERKEN / GECİKMELİ / ERKEN karşıtlığı.)
Karşıtlıklardan bir başkası da şu: Atılgan Zebercet'i "orta boylu denemez" diye betimlerken, Zebercet'i hızla cinsel bunalıma sürükleyen kadını "Uzunca boylu" diye betimlemektedir. (s. 20; UZUN / KISA karşıtlığı.) Ayrıca, Erken/Geç karşıtlığına bir başka sayfada rastlanılmaktadır: "Saate bakar, Sekize Çeyrek var. Ama sekizi çeyrek geçe demiştir adam."
Bu ikiliklerin, daha doğrusu karşıtlıkların en son sayfada daha açık bir biçimde belirdiğini görüyoruz. Gerçekten de bu sayfa bir siyah-beyaz karşıtlığında dalgalanmaktadır ve bu karşıtlıkla yazar bize, Zebercet'in ve Zebercetgillerin kararsızlığını yansıtır. Ve ölüme çeyrek kala, daha da kesinleşir bu siyah-beyaz karşıtlığı: "İpi boynuna geçirdi... tam bu sırada dışardan birkaç arabanın korna sesini duydu; başka araçlar da katıldılar buna; ... Neydi bu? Kulakları mı uğulduyordu? Yoksa dışarının, başkalarının bir çağrısı mıydı? Yüzünü buruşturdu, sağdı daha, her şey elindeydi. İpi boynundan çıkarabilir, bir süre daha bekleyebilir, kaçabilir, karakola gidebilir, konağı yakabilirdi. Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük. Ayaklarıyla masayı itip yere yuvarladı; ...çırpınarak sallanırken kollarını kaldırıp başının üstünden ipi tutmaya çalıştı."
Görülüyor ki, bilincin çizdiği yola "bilinçsiz canlı et" karşı koymaktadır. Belki de karşıtlığın en koyusu, en ağırı, en gerçeği buradadır. Ama bilinçaltının etkisiyle oluşan siyah renk, beyazı, "bilinçsiz canlı et"in temsil ettiği o beyazı yok etmiştir. Geride kalan artık tek bir renktir: Siyah. Y. Atılgan romanın içini bir insan tekininin, tekinin siyaha boyanmış serüveniyle noktalarken, bu serüvenin o sessiz dünyasından korna sesi, fabrika düdüğü ve en sonunda da bir "ip şıngırtısıyla" dış dünyaya geçmekte ve Zebercet'in yaşamından nesneler dünyasına açılmaktadır. Ve bir roman biterken, yeni bir roman, hem de en bitimsizi başlamaktadır: Nesnelerin romanı.
Buraya dek belirttiğim yanları, kısaca özetleyecek olursam, şu önemli noktaların üstünde yeniden durmam gerekir:
Anayurt Oteli, çeşitli tekniklerin kâh şu ya da kâh bu biçimde kullanılmasıyla oluşmuş, bu nedenle de bünyesinde gereksiz birçok öğe bulunduran bir roman taslağı biçiminde kurulmuştur. Kimi öğelerin düzenlenmesi, belli bir plan çerçevesinde yapılmışken (Portrelerin çizimi) yine kimi ayrıntılar roman yapısının derme çatma olduğunu göstermektedir: Sözgelimi, otel kapısının habire açılıp kapanması (kaldı ki bu otel küçük bir kasaba otelidir), otele birtakım belirsiz tiplerin girmesi hem okuru sıkmakta hem de ayrıntıdan bu derece yararlanmanın düzensizliği çıkmaktadır ortaya.
Burada ayrıca şunu da belirtmek yerinde olur. Y. Atılgan'ın iyi bir gözlemci olduğu, ayrıntıları algılayışından ve aktarışından anlaşılmaktadır; ancak, bu açıdan da bir aksayan nokta görülmektedir. Şöyle ki: Atılgan en güzel gözlemlerini, kendi küçük satırlarıyla bulandırmakta, en çarpıcı gözlemini, en gereksiz bir eklentiyle açığa kavuşturup, tatsız kılmaktadır. Örneğin, romanın 14. sayfasında, üzerine OTEL yazılmış ok biçimi göstergeyi betimlerken gözlemcilikteki ustalığını göstermiş ancak altı kelimelik bir yan cümleyi de eklemekten kendini alamayarak, düşüncesini söylemek gereğini duymuştur: "...bir çam ağacının gövdesine tenekeden kesilmiş, koyu yeşil üstüne ak harflerle OTEL yazılmış ok biçimi bir gösterge çakılı; ama yıllar sonra çivilerden biri çürüyüp kopunca okun ucu aşağıya dönmüş, toprağı gösteriyor; OTELİN YERALTINDA OLDUĞU SANISINI VERİYOR İNSANA."
İşte bu son altı kelimenin eklenmemesi, Atılgan'ın söylemek istediğini zaten verecekti okuyucuya. Ayrıca bir de vurgulamaya girişip, genelleme yapmaya kalkması, gözlemdeki espriyi daha bir anlaşılır kılmakla birlikte, gözlem tekniğini bozup, canlılığını "hemen" tüketiveriyor.
Bu altı kelimelik yan cümle Y. Atılgan'ın fikrini söylemeye kalkıştığı ender cümlelerden biridir. Ender diyorum çünkü, Atılgan bu romanda kendi düşüncesini söylemeye pek yanaşmamış. Bu nokta, Y. Atılgan'ın üstünde durulması gereken en önemli ve en sağlam yanıdır bence. Şöyle ki, birçok romancı ve hikâyeci, anlattığı olayın ardından, toplum düzenini eleştiren bir yargı peşine düşer. Hatta her olayı önceden verdiği yargıya uydurmak ister gibidir. Böyle bir tekniğin aksayıcı olduğunu belirtmek gerekir burada. Çünkü, okuyucu romanda olgulardan çok yargılarla karşı karşıya kalır. Böyle olunca da, eser görevini tam olarak yerine getiremez ve inandırıcı olmaktan uzak kalır. Çünkü, yazar, bu tür eserlerde, durmadan düşüncesini söyleyen ve okuyucuyu küçümseyen bir insan olarak bitiverir hemen. Oysa Y. Atılgan, yargılarını ya can alıcı noktalarda vurgulamakta ya da yargıyı çoğunlukla okuyucuya bırakarak betimlemedeki ustalığını göstermektedir.
Öte yandan, Anayurt Oteli'nin insan tekinin serüvenini dile getirmesi, kimi eleştirmenlerimizin belirttiği gibi, kötülenecek bir yan değil, tam tersine çağımıza uygun düşen bir tavır, bir tekniktir. Bir eserin, yalnızca konusu açısından eleştirilmesi gibi tek yanlı görüş ya da özellik, V. Günyol'un yıllar önce belirttiği gibi "bir sanat eserini salt konusuyla değerlendirmeye çalışan bir eğilimden geliyor."⁴
Y. Atılgan'ı bu açıdan kınayanlar çıkabilir; ama, bir yapıtın varlığını, yalnızca konusuna değil, konusuyla birlikte bir bütün oluşturan "yapısal kurgusuna" borçlu olduğunu da unutmamak gerekir. Ve bu bütündür eserin geçerliliğini ortaya koyan, yoksa konunun gerçekliği değil. Ancak, bu geçerlilikler ortaya konduktan sonra daha geniş düzeyde bir inceleme ve eleştiriye geçilebilir. Ve H. Yavuz'un da belirttiği gibi, Y. Atılgan'ın "yabancılaşma olgusunu toplumsal kesitte değil de bireysel kesitte temellendirme eğilimi"⁵ ancak bu "makro" eleştiri düzeyinde geliştirilebilir. Eğer, Anayurt Oteli'nin kalıcılığı araştırılacaksa, konusu açısından değil de, bu tür geçerlilikler açısından yaklaşılmalıdır romana.
Romanda dikkati çeken en önemli yanlardan biri de düzgün ve an dilidir. Hemen her sözcüğün hesabını verebilmektedir Y. Atılgan. Ve Fethi Naci'nin Aylak Adam üstüne dil açısından verdiği yargı (Atılgan romanın her cümlesi üstünde sabırla çalışmış belli) Anayurt Oteli için de geçerli olmaktadır, hem de çok daha fazlasıyla.
Burada, ayrıca, romanın bildiri açısından aksayan bir yanına değinmek istiyorum. Atılgan, insanoğlunu "gelişirken gelişmeyen" bir bütün olarak görüyor ve aynı insanoğlunun hep ara renksiz bir siyah-beyaz karşıtlığında bulunduğunu kabul ediyor. Romanın bütününü oluşturan bu görüş açısı, biçimde görülen kararsızlık gibi, bildiride de bir kararsızlık, bir karşıtlık yaratıyor. Çünkü, Y. Atılgan insanoğlunu olumlu yolda gelişemeyen bir bütün olarak gördüğü gibi, insanın temelde birtakım çelişkilerden de oluştuğunu ortaya koyuyor.
Oysa, insanoğlunun çelişkilerden oluştuğunu ve olumlu yönde değişebileceğini kabul eden görüşle, yine insanoğlunu olumlu yönde değişemeyen bir bütün olarak kabul eden görüş birbirine karşıttır. İnsan olumlu yönde değişemeyen bir yaratık olarak kabul eden görüş, Racine'in, Corneille'in, daha doğrusu Jansenistlerin görüşüdür. Oysa Atılgan'ın, insanoğlunun çelişkilerden oluştuğunu göstermesi, çağdaş bir sorundur daha çok. Ve bu çelişkilerdir insanı yerine göre küçülten, yerine göre yücelten ve yaşatan...
Ve bildirideki bu karşıtlık, teknikteki geleneksel-çağdaş karşıtlığının karmaşıklığı kadar önemli bir aksaklık yaratmaktadır.
Ve de Zebercet'in yaşam çizgisindeki karşıtlıklar, yazarın gerek biçim, gerek bildiri açısından harmanladığı karşıtlıklarla uyuşmaktadır. Kısaca, teknikteki karmaşıklık, Zebercet'in yaşamındaki karmaşıklığın bir yansımasıdır. Çünkü, Zebercet, romanın daha ilk sayfalarından itibaren bir intihara sürüklenmektedir. Yazar, koşullarını seçerken, Zebercet'e tek tük açık kapı bile bırakmamıştır.
Kapkara bir hava esmektedir Zebercet'in yaşamında. Camus'nun Yabancı adlı romanının kahramanı Meursault gibi neyi neden yaptığını bilmemektedir. Birtakım gerçekler vardır Zebercet'in çevresinde. Bunlara uysa da olmaktadır, uymasa da. Yaptığı şeylerin ilk bakışta belirli bir nedeni yoktur. ("Biliyorum, nedensiz olamaz mı?" s. 117) Ortalıkçı kadını boğması, kediyi tavayla öldürmesi, görünür nedenleri olmayan olgulardır. Ama, yazar, bu olguların bilinçaltına yerleşmiş cinsel baskıların sonucu doğduğunu göstermek istemektedir bize.
Zebercet, tam anlamıyla bir Meursault değildir. Ancak, Meursault'nun yaşamında duyduğu nedensizlik, varolmanın verdiği bunalımdan doğan ne yapacağını bilememe, kendini birtakım olaylara gelişigüzel kaptırıverme Zebercet'in dünyasında da vardır. Ortalıkçı kadının sevişirken gösterdiği küçücük bir huysuzluk, Zebercet'e cinayet işletirken, gözüne yansıyan ışınlar da Meursault'ya adam öldürtmektedir. Ne var ki, Meursault'yu toplum yargısı yok etmektedir, dolaylı olarak; Zebercet ise, kendi yaşamına dolaysız olarak son vermektedir. Zebercet'te cinsel baskının doğurduğu sapkınlığın bilinçaltı etkileri, toplum yargısını beklememekte, kendi yargısını, hem de karşı konulması olanaksız olan yargısını yine kendi vermektedir. Çünkü, içinde yaşadığı bu dünyayı "SAÇMA" bulmaktadır.
Yazı Mehmet Rifat'ın 1974 yılının Temmuz ayında Varlık dergisinde çıkan Yusuf Atılgan ve Anayurt Oteli yazısından alınmıştır.



Yorumlar